ro-jîn

21/2/2009 | Kategori: denemeler |

ro-jîn                                             12/01/2009

 

öncelikle kürtçe olan şu “rojîn” kavramına bir değinelim. etimolojik bir araştırma yapmadım; şahsım, derinlemesine bir araştırma yapma yetenek ve kabiliyetine sahip değildir… faydalanabildiği tek kaynak, sanal şahıs, google amca’dır; ama bundan, bu konuda pek yararlanmamıştır ve kendi öğrendiği kadarıyla bu işin üstesinden gelmeye çalışmaktadır… yani kırık/dökük kürtçe’siyle… (bildiğiniz elin garibi yani ya…)

 

ama umarım bir gün ben de hakkı devrim (radikal gazetesinde dil yaresi adlı bir köşede, asılı halde ikame etmektedir kendileri…) veya sevan nişanyan (taraf gazetesinde kelimebaz diye bir köşesi var…) gibi kendimi bu alanda geliştirir ve sizin karşınıza dikilir/ukalalık yaparım… “gelecek de bir gün gelecek” bunu biliyorum…

 

yalnız kendi anadilimi de bilmiyor değilim. (tabi yazım zanaatında/sanatında da o kadar iddia sahibi bir karekter değilim.)

 

“ro”, gün demek; “roj”, güneş demek; “jîn” yaşam ve “în” ise, cuma demektir; bilmem yanılıyor muyum… hayır, yanılmıyorum! hepsini birbirine çarp, böl, parçala aynı ya da gayrı sonucu elde edersiniz; yani, “rojîn” i… “rojîn”  ise tek başına artık ne oluyor ve nasıl bir gelişim sağlıyor, varın onu da siz araştırın. benden bu kadar! var mı aksini iddia etmek için yanıp tutuşan?! görüyorum ki yok efendim, ola ki olursa mail box’ım her türden millete, görüş ve öneriye açıktır; adeta, görebile-bilen dört göz(ler)le beklemektedir…

 

“o” ve kendisine “o” gibi yaklaşım içinde olanlar, kendisine “rojîn”der. ben ve bana ben gibi yaklaşım gösterenler ise; “ro-jîn” der(ler). (tabi eğer şahsın gerçek ismi, hülya, sibel vb. değilse…) yani ben/biz derim/deriz ki; bunlar, “gün-yaşadı”. gün yaşamak/faydalanmak/fırsat kollamak babında yani…(öyle mi bizimkiler?! (bizimkiler mi?! ben/biz kimiz? bizler kimiz?) öyle değilse, elaleme madara olmayalım sonra!)

 

yani kırk yıllık “rojîn” gitti kendini, (t)e(r)e(t)-6’ya ro-jîn yaptı… kankası nilüfer gibi… (t)e(r)e(t)-6, böylesi tarihi bir fırsatı onlara verdi… onlara bugünü de yaşattı/yaşadılar ya, artık ölse de gam/keder yemezler... her iki tarafta halinden gayet memnun(maymun) gibi görünüyorlar… meğersem kankalar , bu tarihi fırsatı bekliyorlarmış; kavmine sırt dön(ebil)mek için… (ki yüzleri hiç dönük olmadı ya, hadi neyse… ama cepleri/cüzdanları hep dönük oldu; bunu inkar etmemek ve hakkını teslim etmek gerekir. ne demişler: “yiğidi öldür ama hakkını yeme.”) ben kavimci/mavimci değilim, bu ayrı bir mesele… ama kavmi acı çekenlerden/çektirilenlerdenim ben de… bunu ben mi istedim yarabbim?!

 

(tek)türk (tek)devlet (tek)televizyonlarının (ttt) yeni tv kanalı olan; (t)e(r)e(t)-6’nın mitçi/itçi/birimci ve tirşikçî yönetici şakşakçıları olan kimi bazı şahsiyetler, daha (t)e(r)e(t)-6 fırından ha çıktı ha çıkacak durumlarını yaşarken; kimi kürt ya da kendini kürt zanneden sanatçı ve san(at)-çıya(n) teklif götürdü ve “gelin devlet babanızın/ananızın kollarına…” atılın/sarılın dedi… kendini/halkını/toplumunu bilen kimi onurlu şahsiyet, olması gereken tarafta durdu; kimisi, “bekle-gör” politikası izlemeyi tercih etti; kimisi de bıraksan affetmez pozisyonunu korumayı… kimisi bir ikinci adres olarak cepte saklamayı… kimisi “burada olmazsa, orada şansımı denerim” hayalini kurmayı… ve hele kimisi de vardı ki (tarihi fırsat’ı kaçırmamak adına…); bu çok “sıcak”, “hoş” ve “cazip” teklife, dünden razı bir ahvalde dört nala koştu/balıklama atladı… (önce ben, önce ben dedi…)

 

bunlar kuşkusuz, “ halkıma ihanet etmedim, vicdanım rahat” diye(bile)n nilüfer akbal ve “örgütün değil, halkın sesine kulak verdim” (hangi halk? hee, o halk mı?! ya, yaaa… muhsin kızılkaya ve ümit fırat karışımı bir halk’mı? beyaz/bembeyaz bir halk yani…) diye(bile)n, çok sevgisiz/saygısız ro-jîn hanfendileriydi…

 

geçen bir yazımda, tirşikçî-tirkîcî nilüfer akbal ile ilgili çok ama çok değerli/sağlıklı/faydalı görüş/bakış ve önerilerimi, sizlerle adil ve eşit bir şekilde/biçimde paylaşmaktan çekin(e)medim; bilakis, çok büyük bir zevk/keyif duydum… umarım sizlerde öyle…

 

şimdi de ro-jîn’i ele/dile alacağız… kendisiyle ikili sohbetim olmuştur; zamanın çok küçük ve bir o kadar da önemsiz (onunla olduğu için, önemsiz…) bir diliminde… tabi kendileri hatırla(ya)maz… ben çok iyi hatırlıyorum, çünkü ben, balık hafızalı (hangi balık türü bu özelliğe sahipse artık…) değilim; olmadım hiç kendileri gibi… sana-(at)-çı heç değilim… belki de ondandır hatırlayışım ve bu yazıyı yazmak isteyişim… sanki de bu günü beklemişim ha!.. valla!.. ne bileyim böyle yapacağını!.. dedim belki kendini geliştirir, kendine gelir… yok, tık yok!.. kendini geliştirmeyecek bu kız, değiştirecek, “özgürleşecek”… savaşmayacak (aman, savaşmasında…)/sevişecek/sevilecek/sevinecek/sevinecekler/
sevineceğiz… şehirlere bombalar yağacak her gün ahmet kaya’nın… ve yüreğinde hala saplı duran o çatal kanatacak bizi/halkımızı… ama onlar durmadan/dinlenmeden sevişecekler; inkar/imha ve asimilasyon zihniyetli ve kart-kurt menşeli tv’lerde… (kimbilir belki istabul sosyetesindeki sosyeteler gibi, türkiye’de sevişmek ve amerika’(lar)da doğurmak modasına, çakma kurdish sosyete’lerimiz de katılmak isteyeceklerdir…böylesi bir akıma kendilerini feda ederek, ayrıca tarihe geçmek isteyeceklerdir… “e ama bu onlarında hakkı!” diyenler de…) eline büyük fırsat/koz geçti; düşmanlarını çat diye çatlatacak, pat diye patlatacak… yani bizleri/onu sev(e)miyenleri/eleştirenleri/kıskananları (kıs-ka-nan-lar çatlasın! kıskananlar çatlasın!)…

 

konu/komşu saptı… anımı anlatacaktım güya!.. hani ro-jîn’le olan... ikili sohbetlerde/tartışmalarda, kendini ele/dile veren içindeki cadaloz… çalkantılı/psikopatik bir ruh hali!..  sokak serserisi üslubu… behbat bir elektrik ve kürtlere (benzerleri gibi) alaycı yaklaşım hali… üstten bakma ve karşısındakini küçük gören; tam bir mikroskobik öğe salatası durumu… adeta, dağları/taşları ben yarattım/ürettim havası… türünün son örneği, ayrı bir sosyolojik ve psikolojik vaka… çaresi olmayan cinsinden hem de…

 

yukarıdaki paragrafı aşırı/abartılı bulabilirsiniz… ama bence, devede kulak/yorganda pire bile değil… eğer kendisini şahsen veya medyadan/basından takip etme fırsatınız olmuşsa, muhakkak kendisiyle ilgili (kendi ağzından) detayları da öğrenmişsinizdir/bilmişsinizdir… mesela geçen bir röportajında/haberinde (ensonhaber.com’da okudum); “…çocukken erkek arkadaşlarımla sidik yarışı yapacak kadar hayasızdım” diyebilen ve sürekli, marksist babasının, kendisini dövmesini o kanal senin, bu kanal benim, sömürü aracı olarak kullanıp, salya-sümük ağlayan… iyi-kötü rol yapan… bu halinden bile medet uman…

 

o kanal senin, bu kanal benim diye övünerek anlattığı; “sidik yarışı” muhabbeti yapan ro-jîn, yedisinde neyse, yetmişinde de o mu olmak istiyor?! istiyebilir, kimseler buna bişey diyemez, dememeli… çünkü burası bir “hukuk devleti” ve herkes “özgür kız” olduğu müddetçe sorun yoktur!..

 

ne kadar gülünesi haline, acınası bir durum!

serseri/erkeksi kadın tipolojisi…

“sidik yarışı” muhabbetleri…

ve “hedef”e ulaşabilmek için, o bayatlamış ilginç hayat hikayeleri… (demek ki hala para ediyor bu hikayeler.)

aynı kalıptan çıkmış (ve sanki daha önce hiç duyulmamış/görülmemiş gibi) eski senaryo(cuk)lar yığını…

herhalde “sidik yarışı”, ro-jîn’in, “özgürleşme” yolunda attığı en/çok önemli bir adım olsa gerek ki; bunu (bu ve buna benzer laf salatalarını) ısrarla vurgulama ihtiyacı hissetmiş…

 

yoksa gerçekten, yedisinde neyse, yetmişinde de “o” mu olacak ro-jîn… galiba evet!.. hiç değiş(e)meyecek bu kız/kadın!.. aman değişmesin! alsınlar tepe-tepe kullansınlar!.. hem de son kullanma tarihi geçene kadar… eti sizin… kemiği de sizin olsun, istemez… bana/kavmine yaramadı, belki size yarar… (t)e(r)e(t)e-6’ya hayırlı/hıyarlı ve de uğurlu olsun; ro-jîn ve türevleri…

 

bu bir karalama/yaralama kampanyası/kumpanyası değildir!

aklama/paklama harekatı/berekatı da değildir…

ya nedir diye sual eden olursa…

ikisinin, ortasının, ortasıdır…

yani, kendine gel çağrısıdır!

ne demiş mega-star (ne demekse artık mega-starlık); “kendine gel, kendine/ dön de bir bak haline/ aynalara küsmüşsün/ kıl oldum abi…”

 

vay be! bunu sen mi demişsin tarkan abi?! Ne zaman?!

 

ro-jîn, ya da sen ne yap biliyor musun: “ne olursan ol, yine…” git konya’ya , mevlana diyarına… bi daha da gelme! or(a)da kal… belki aklın başına gelir/gider!.. temennim(iz) gelmesinden yanadır… ola ki geldi; o zaman bi “alo” de (kontör’ün yoksa, ödemeli ara), belki bi daha görüşürüz… oldu mu ablam?.. ama son kullanma tarihi’n geçtiğinde gelme olur mu, o zaman ben/biz de seni al(a)mayız… (dostuna yararı olmayanın, postuna da bir yararı olmaz çünkü…)

 

ve ne der bilir misin rock şarkılarıyla bizleri ferah-latan şebnem? der ki: “iş işten geçmeden/ bu dünyadan göçmeden…”

 

ya da bana ne ya! ne yaparsan yap! bu yazının da, bu konun da iyice cılkı çıktı. bir de seni, ben, meşhur/şöhret edemem… daha benim de meşhur/şöhret olmam lazım… senle uğraşmanın gölgesinde kaldım… senin arkanda koskoca bir (t)evlet var… ya benim neyim var? benim burkay adında bir kedim bile yok… hem ben kimim ki seninle aşık/kaşık atıyorum… sen ki dört tarafı (t)evletlerle çevrili bir sana-(at)-çısın artık… ben ise (t)evletinin, polislerinin okşadığı/sevdiği… “işkencede günlerce özgürlük mahkumları” nı söylediği...

 

hadi kendine iyi davran!

varlığın insanlığa değil, türk varlığına emanet olsun!

 

not: artık yazımda büyük harflere yer vermeyeceğim. harfler arası eşitlik ve özgürlükten yanayım çünkü. yaşasın harflerin eşit, özgür ve demokratik birlikteliği!!! ve kahrolsun harflere can çektiren çizikçilere/ciziktirivericilere!!! kime ne mi?! kime neyse, kime ne kardeşim! bana nesi!..

                                                                                                              

 

 

                                                                                                                         yaser edessa

Yorum ( 0 ) Yorum yaz! Kalici Baglanti

 

<<Önceki Sayfa |/|Sonraki Sayfa>>

Yorum yaz! : Arkadasina Gönder!
0yorum yazilmistir